[İman ile küfür dahi hicab imiş bu yolda, küfürle sefalaştım imanımı yele verdim. Yunus Emre]

23 Mart 2014 Pazar

Diyarbakır'a dair



Az evvel bir haber portalında Diyarbakır'da gerçekleşen Newroz kutlamasıyla ilgili yayınlanmış bir yazı okudum. Karadeniz asıllı yazar şahsi gözlemlerini iyi niyetle paylaşmış. Genelde sitelerde yazı altı yorum yapmak adetim değildir. Lakin sanırım zaman içinde Diyarbakır'a dair oluşan muhabbetim beni buna sevketti. Buraya düştüğüm notun bir benzerini yazmadan edemedim

Ben de ilk defa Diyarbakır'a 2009 kışında İstanbul'dan trenle yoldaki vagon arızalarıyla tek vesaitle 41 saate gittim. Bunca uzunluğa rağmen vagon görevlileri ve yolcularla hasbihal ederken, yol hiç bitmesin dedim. Tabi bunda yataklı kompartımanda istirehat edebilmemin etkisi de vardı.
Bir Bursalı olarak dostlarımın dostlarında bir hafta misafir oldum. Niyetim bu kadar kalmak değildi misafirliğin sınırlarını zorlamamak için fakat farklı misafir etme teklifleri de doğunca, yük olmadığımı hissettiğimden, 7 günde bile zor ayrıldım.

Zaten oradan sonra bu yolculuk muhtelif Güney Doğu illeri ve Kilis sınırından çıkarak karadan bir 3 ayı buldu. Bu yolculuğun uzaması, içimdeki doygunluğun rehavetinin bu tadı dışarı sızdırmayı geciktirmesi, dönüş yolunda Petra'da ayak liflerimin kopması ve yaşanan bir dolu şey yüzünden sanırım layıkıyla bir yolculuk yazısı da hazırlayamadım Diyarbakır için. Bazıları da diğer blogda kalmış olabilir. Birkaç olayı hikayeleştirdiğimi hatırlıyorum. Umarım bir gün yeniden gittiğimde iki yolculuğu cem ederim etraflıca bir yazı dizisi hazırlarım. Hayatımın bir dönneminde sur içinde geçirmeyi planlıyorum ama az ama kısa.



 Sur içinde, Mardin Kapı civarında, 4 ayaklı minare civarında ve daha nice kısımda pekçok defa kendi başıma günlerce gezdim.


Tanımadığım insanlara selam edip hikayelerini dinledim, sofralarına oturdum.

Yarım saat evvel tanıştığım hane sakinlerinin çocuklarıyla beraber resim yaptık bana bunları yol azığı olarak verdiler. Artık bir yerden sonra yön duygum ve şehre duyduğum muhabbetin meyvesi aşinalıkla ufak çaplı adres sorulduğunda cevap verir bile olmuştum.


İstanbul tiryakiliğime bir de Amed tiryakiliği eklendi.
Bunda, beni evinde ağırlayan ailelerin, sokakları gezerken beni evlerine davet eden ve çay içmeyi, sofralarına oturmayı kabul ettiğim, köy boşaltmalarından oralara sığınmış has insanların, Keçi Burcunun ve mütevazi çaycısının, Hevsel bahçelerinin,


Hasan Paşa hanı ve altındaki devasa kitapçının,
akşam Ulu Camii yakınında dinlediğim âmâ dengbejin, Sanat sokağının, salaş ciğercilerin ve edindiğim cigerim yeni dostların da etkisi var tabi.

Yalnız yukarıda bahsettiğim yazının bir yerinde, Diyarbakır "Oldukça gelişmiş, batılı bir kentti…" ifadesi kullanılmış. İyi niyetle yazılmış da olsa bu beni ziyadesiyle rahatsız etti. Şahsen Diyarbakır'a haksızlık, hatta  yazarın amacını bundan ayrı tutsam da, nitelemenin kendisini hakaret olarak görüyorum Diyarbakır'a göre batılı biri olarak. Diyarbakır'ın hakkını verirken, iltifat ederken kıstasımız neden Batı olsun? Zaten buna inanan, elinde de güç bulunduran zihniyetler değil mi Hevsel bahçelerini tarumara başlayıp, Toki yapmaya yeltenen? Bir de Batı'da şehirleşme sanayileşmeyle praralel bir barınma ihtiyacı olarak şekillenirken, bizde tarım ve hayvancılığı öldürmekle birlikte ovalara yapılan fabrikaları saymazsak tam bir sanayileşme de olmaksızın durmadan tümör gibi büyüyüen bir kentsel dönüşüme tekabül ediyor maalesef. Gelişmişlik konusunda da tekamül illa ki olacaktır ama aklıma bir yazarın "az gelişmişlik üstünlüktür," ifadesi geldi. Orası şahsına münhasır bir yer. Batılı olmasına gerek yok, hatta olmaz inşallah. Bağrındaki güzellikler daha hür ve gür yeşerir umarım.

Hayırlısıyla bir an önce yeniden gitmek de nasip olur inşallah. Benim için, pek çok açıdan fakrklı sebeplerle coğrafya özlemi insanlara dair hasrete baskın gelmeye başladı zamanla...