[İman ile küfür dahi hicab imiş bu yolda, küfürle sefalaştım imanımı yele verdim. Yunus Emre]

28 Mart 2014 Cuma


Enver Aysever'i programına katılan birkaç insanı izlemek için bile takip etmeye dayanamıyordum. Daha önce de paylaşmıştım. Üslübundaki muallaklık zihnimde uyandırdığı izi tam ifade etmemi zorlaştırıyordu. Son tutumunu (Sırrı Süreyya Önder'e dair aşağılama ve ithamlarını) turnusol olarak çok yerinde ve sağlıklı buldum. Asıl formunu az da olsa toplum önünde alabilme cesareti için geç de olsa kendisine teşekkür etmek gerek. Böylelikle bazı şeyler kendisini net bir yere koyamayan arkadaşlara eskortluk etmiştir umarım. Aklıma geçen denk geldiğim halkı kronik olarak halkı aşağılamaktan başka bir meziyeti olmayanlara numune mahiyetinde bir yazı geldi birazdan bu yazının altına ekleyeceğim. İşte bu hastalıklı zihniyet şuanki iktidarın varlığını en çok besleyendir. Akp bence varlığını, gücünü en çok bu Beyaz Türk'ün, Chp zihniyetinin sistematik hakir görüşünden alıyor/du. Ne yazık ki bu konudaki kök salmış profesyonellik bu güruha ait olsa da, iktidar da kendi ötekisi için bu dile ve duruşa doğru d/evrildi, evriliyor. Üslup ve pratikte üstenci, aşağılayıcı olma yolunda Chp'nin ekürisine doğru ilerleyen Akp varlığını en çok "sizlere" borçlu. Umarım gittikçe birbirine benzeyen taraflar da sürekli karşıtını doğurmak dışında, kaliteli muhalefetler üretmeye de vesile olurlar bir şekilde... Bu yazdıklarım demek değildir ki oy için Önder'i tavsiye ediyorum. Kimseyi tavsiye etmiyorum. Açıkçası ben siyaset yapı itibariyle bana çok pis geldiğinden onun ortasında hareket halinde olan kimseye pek güvenemiyorum, kefil de olamam haliyle. Önder'in burnundan kıl aldırmayan bazı elitlere ayar vermesi hoşuma gidiyor, anadolu tabirlerine aşina olması vs de. Ama bu siyasette taraf olmak ya da birini desteklemek için yeterli bir kriter değil tabii.

Açıkçası politikacıların yaptığı konuşmaları izlemeye genelde sonuna kadar tahammül edemiyorum. O yüzden çok net örneklendiremesem de geçenlerde mesela CHP ile ilkesel koalisyon ya da ortaklıktan filan bahsettiğine denk geldim. Arkadaşlardan bazılarının paylaştığı yazıları göz gezdirince Kemalizme de selam ediyor bazen sanırım, üstüne bir de seçtikleri eş başkanı görünce geriye söylenecek pek bir şey kalmıyor. Ama mesela Enver Aysever'e kendisini tercih ederim gerçi aynı konumda değiller ama, kendisinin tahammülsüzlüğü, üslupsuzluğu, üstenciliği veötekilerine dair nefreti çok bariz bence. Bence Sırrı Süreyya Önder Aysever'in annesine sövmeden ağzının payını verecek nitelikte biri. Ondan dolayı bişiler yazdım ama bu oy için tavsiye ettiğim anlamına gelmiyor illa ki. Yine de Akp'ye ders vermek için Chp'ye oy veremeyi olumlayacak kadar da nefretin gözleri kör etmemesini dilerdim. Zaten ben oy kullanmıyorum. Gerçi bu konuda şimdilerde yeniden düşünüyorum bir gün oy verirsem de sanırım sırf meydandaki iki, iki buçuk baskın taraf dışında muhalefet yapan birileri daha eklensin umuduyla oy kullanırım. Belki bağımsızlar da makul olabilir. Oy kullandığım parti iktidar olsa diğer bir iyi muhalefete oy vermeye niyetlenirdim sanırım. Sırrı Süreyya Önder'i muhtemelen sen benden daha çok takip etmişsindir. İlkesel manada taban tabana karşısında olması gerekenlerle ilkesel ortaklık mümkün olabilir demesi benim için sıkıntılı ama İstanbul'da seçilse yerel yönetimde bence diğerlerinden iyi iş çıkarır yine de. Bazı konularda zaafları olabilir ama para konusunda diğerleri kadar olduğunu sanmıyorum.

Özetle burdan orası tımarhane gibi gözüküyor. Zaten dünyayı da öyle görüyorum da bizim koğuş daha bir sıkıntılı gibi.

Bahsettiğim yazı altta:

"Halkımız eğleniyor"

Dünyayı harmanlayan her Türk, sanırım İstanbul Atatürk Havalimanı'yla gurur duyar. Pek çok Batılı benzerinden bile daha modern bu altyapı, Türkiye'nin 'Arap olmayan' yüzünü ağartmaktadır. Öyle ki, geçen yıl turistik bir Mısır turundan Paris'e dönerken İstanbul'da aktarma yapan bir Fransız arkadaşım, 'Aradaki farkı sana anlatamam,' demişti. 'Kahire havalimanından sonra Atatürk'e inince, hepimiz uygarlığa kavuştuk diye sevindik. Avrupa, Atatürk Havalimanı'nda başlıyor!'

ÖVe bitiyor, sayın seyirciler. Mevsimlerden yaz ve bir pazar günü, Atatürk Havalimanı'ndan Türkiye'ye giriş yapan insan, 'sahil yolu'ndan geçmek gafletine düşerse, ne denizi görür, ne havasını alır, kendisini devasa bir mangalda bulur, pişmese bile tütsülenir. Belediye, halkımıza hizmet yarışında Sahil Yolu'nu bir güzel çimlemiş ve sanırım, üzerinde yürürler, oynarlar ya da en fazla yatarlar, sanmıştır. Çünkü Türk'ün mangal tutkusuna, zaten Belgrad Ormanları, Çamlıca tepeleri ve daha pek çok yeşil alan feda edilmiştir. Buralarda, ağaçlar füme dil, yapraklar dallar közlenmiş patlıcan görünümü arz etmekte, dağları taşları saran kebap dumanı 'Keşke çiğ yeseler' dedirtirken, kesif et kokusu yamyam olmadıklarına hayıflandırmaktadır.

Sahil Yolu'nda ise, kilometrelerce uzunluktaki çim alan kenarından geçen arabalardaki seyircilerin görüş zaviyesinde olduğundan, manzara da mangal düzeyindedir : Don paça soyunmuş adamlar geviş getirerek yatarken, siyah çarşaflı ya da türbanlı, istisnasız hepsi tesettürlü kadınlar mangal yellemekte, çay demlemekte ve ayaklarında ve salıncakta bebe sallamaktadırlar. Her 10 metrekarede, bu manzara tekrarlanmakta, kara halkımız kıçını döndüğü deniz kenarında mutlaka et pişirip yemektedir. Aralarında, mangalında balık pişiren tek bir aileye rastlayamazsınız. Belki balık sevseler, pişirmeyi bilseler, kirli beyaz atletleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, geviş getirip geğirmezler, zaten bu kadar kalın, bu kadar kısa bacaklı, bu kadar uzun kollu ve kıllarla kaplı da olmazlardı!

Atatürk Havalimanı'ndan sonra, mevsimlerden yaz ve pazar günleri, Sahil Yolu'nda Arabistan bile değil, Etiyopya'nın ete doymuş hali, 'Etobur İslamistan' başlıyor, sayın okurlar. İstanbul olmayan ne varsa, İstanbullu olmayan kim varsa orada: Son beş yılda 4.5 milyon artıp, 3 milyonu İstanbul'a akan nüfusun güruhu çimde etleniyor pazar günleri.
Tabii ki onların da eğlenmeye, dinlenmeye hakları var. Ama burada mı, böyle mi ?

Halkımıza hizmet yarışındaki belediye, İstanbul'un Anadolu yakasında, Şaşkınbakkal'dan Fenerbahçe'ye uzanan bir kumsal şeridi yarattı bu yıl. Maksat, Caddebostan'ın nostaljik plaj kültürünü canlandırmak, hatta yayıp uzatmak. Sonuç gerçekten güzel oldu : Yeşil alanından kumsalına, şezlonglarından şemsiyelerine Cote d'Azur'u andıran bir düzenleme yapıldı. Zaten sonuç güzel olduğu için başarısı paylaşılamıyor, Kadıköy Belediyesi ben yaptım diyor, İstanbul Büyük Şehir hayır, ben yaptım. Her neyse, açılışı Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, mankenler eşliğinde denize girerek yaptı. Ne var ki 1930'ların Caddebostan plajı modernitesini akla getiren açılıştan yalnızca bir gün sonra, 2005'in realitesi teslim aldı kumsalı, yeşil alanı ve sunulan tüm hizmetleri : Ümraniye plaja indi. Bırakın mayoyla denize girmek, sahilde laf atılmadan yürümek imkânsızlaştı. Tesettür anaları kumsalda mangal yeller, babaları don paça yatarken, irili ufaklı danaları da pamukludan dalgıç tulumlarıyla suda cıp cıp yapıyorlardı. Açılışın ertesi günü konulan mangal yasağı bir işe yaramadı, yalnızca iki gün sonra oturulsun diye halkımızın hizmetine sunulan tahta banklar, parçalanıp yakılmış, daha doğrusu mangala odun yapılmıştı. Şimdi bu sahillerde sabah yürüyüşleri yapan 'creme de la creme' Kadıköylüler, İslamistan varoşlarının işgal ettiği denizlerine ve kumsallarına bakıyor, lanet yağdırıyorlar halkımıza 1 milyon karşılığında plaj hizmeti sunan belediyelere. Ben de kendilerine sormak isterdim : Neredeydiniz o varoşlar oluşurken, hangi partiye girip kaliteli sesinizi, dünya görüşünüzü duyurmaya çalıştınız, ne kadar ilgilendiniz politikayla? Gecekondular denize inmez, eşkiya sizin yolunuzu DA kesmez mi sandınız?
Devamı cumaya." Mine G. Kırıkkanat
27/07/2005 (61264 kişi okudu)

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=159792