taşların unutulan
yüzüyüm ben.
söz’ün
dil’in
ve zaman’ın…
bir kurban karnı gibi
sürüldüm,
söz’ün günahkâr kapısına.
beni atın…beni atın…
cüzamlı sularda yunsun
yılanların bakışıyla
yıkandığım yüz.
dağların
kilitlenmiş yüzüyle
mühürlendim,
resimlerin taşlarda unuttuğu dile.
yürüdüm
mühürsüz bir zamandı,
yollar uzun…
yürüdükçe unutulan mülk
konuştukça çöl’dük…
bir fotoğrafı andıran
beni büyük bir hararetle ölüme
ve aşka dönüştüren… ah, zaman…
soğutuyorum,
hiç bilinmesin kalbimdeki
engereğin dili,
dokundukça her yanım
çürüyen zaman…
dilim ki bir engerekti… süründüm
yüzümdeki çiniye,
götürün beni
suların bölündüğü
o nârlı bahçeye…
recmedildiği yerden çıktı ölüm.
dediler gidin… ve getirin…
güneşi battığı yerden çıkarın
azabın boğulduğu tandırda
yakın beni.
kovuldum sonunda
bildiğim bütün dillerden
kabahatli bir çocuk gibi
sığındım
bütün o sahih sözlerin
kendini bir günaha yamayan
zikrinden.
...
yüzümü gömdüğüm eşyalar
ürüyor
kendimi ayırdığım yılkıda.
...
gittikçe her şeyin birbirine benzediği
gittikçe küle ve zamana dönüşen
gittikçe çürüyen bir tülle örtünen beni,
bu kutlu geceye vadeden yüz!
yetimim işte
kendi gövdemde de.
...
sığındığım vücud
göğsüme ilişen
akrebin mahmurluğu,
mâzlum ve cünup.
bendim o, ürperen bir sızıntıyla,
cebinde yılan işaretleriyle dolaşan.
Metin Kaygalak
