

"Bizim sokağın kedisi Suna. Ona bu ismi ben koydum. Güzel yüzlü, beyaz tüyleri grimsi,miyavlarken ve tıslarken ayrı güzel olan bir kedi. Sokakta onun farkında olan tek ben varım ve akşamları yemek veriyorum. Ama hanımefendi bir türlü kendisine yaklaştırmıyor ve yemeği yakınına koyduktan sonra gitmem için tıslıyor. Geçen ay 3 tane yavrusu oldu. Hep Suna'yı sevmek dokunmak istemişimdir. Nicedir yemek su veriyorum kendisini sevdirir yaklaşır diye düşünürken yavruları olunca haliyle daha da temkinli oldu. Bu akşam işten dönerken sokağın girişinde bir yerden acı acı yavru kedi miyavlaması duydum. Sonra Suna beni görür görmez bana doğru koştu ve bacağıma sürünerek etrafımda döne döne miyavlamaya başladı. Anladım ki bir terslik var. Hem Suna asla bana yaklaşmaz hem de bir yavru kedi yardım istiyor. Bir arabanın altında tekerine kuyruğunu kaptırmış Suna'nın yavrusu. Kurtarırken elim kolumu tırmaladı sıpa ama olsun. Ben yavruya yardım ederken o da yanımda bekliyor. Aldı ağzına yavrusunu sonra yine bana pas vermeden gitti Ama anladım ki Suna benden haberdar. Beni ayırt edebiliyor. Benden ona zarar gelmeyeceğini biliyor. Kendisinin platonik hayranıydım demek ki beslediğim duygular karşılıksız değilmiş mutluluğu ile girdim eve Bir pasaklı kedi yüzümü güldürdü ..
Kedilik ile Analık birleşince daha güzel oluyor sanki :)" Narin Arslan Taş

Evdeki kadım dostum, dış dünyayı merak edip firar etse de vefadan ya da gözü yemediğinden evvelce geri dönen Paskal'ın da namı yürüsün bahaneyle. Kuyruğuyla okumamı sabote ettiği kitap da Foucault'un Hapishanenin Doğuşu kitabı. Zaten depresif bir dönemdeyken çok güzel denk geldi. Memleketteyken param denk düşmemişti de Akmar'da kedinin ciğere baktığı gibi Kliniğin Doğuşu kitabıyla beraber uzaktan sevmekle yetinmiş, internetten parça pinçik okuyabilmiştim. 2 sene evvel burada bir ikinci elde 50 cente filan almıştım sanırım. Şimdilerde bir Feselefe dersi için okuduğumuz kitaplardan biri. Hayatın bu mıknatısvari, paratoner yanını seviyorum. Her şey bir yana ama, işkence ve cezanın tarihçesine, işkencenin ve cezanın bedenden ruha kayması, görece daha az kanlı olsa da daha az zalim olmadığına dair yeniden okumalar yaparken insanda bir öğürme hissiyatı ağır basabiliyor onca kanıksamalarımıza rağmen. Marx'ın yabancılaşma argümanıyla da ilginç bir bağ var aslında Foucalt'un ceza argümanında. Mesela giyotinden bahsederken insanların neredeyse bedenlerine hiç dokunmadan canlarının alınmaya başlanması ifadesi enteresan. Tabii bu köprünün altından bu şerefsiz dünya sistemlerinde daha çok sular aktı ondan sonra. Aslında bu konuda daha uzun soluklu, kurduğum bir sentez var ama şimdlik takatim de vaktim de yok. Burada artislik olmasın diye genelde(?) bahsetmesem de bloğun İngilizce, arada notlarımı yayınladığım kısmına eklerim belki son yazdıklarımı. İmkanı olan varsa içimden bahsetmek geldi, profil kısmından giriş kapısını bulabilirler. Neyse işte, sokak kedisine dair güzelim iktibastan nerelere geldim. Sosyal Bilimler yasaklanmalı diyordu geçenlerde Psikolog bir dostum, çünkü basitliği yitiriyoruz! Geçmiş ola. Basitliği yitirmeyenler bizim durduğumuz yerin kimi kazanımlarını da bilmediklerinden yoksunluğunu da hissetmiyorlar. Bizse neyi yitirdiğimizin sancısını da göğsümüzde taşıyarak yürümenin ağırlığını da yaşıyoruz. Bu farkındalık belki de son dengeliyici serinliğimizdir köklerime, özümüze dair. Neyi yitirdiğini hatırlamak, hatırda tutmak; bunun doğruduğu sancıya tutunarak geldiğimiz noktada bir denge yakalamamıza umarım aracı olur. Öyle işte, hayat geçiyor, vapurlar filan...
Kedilik ile Analık birleşince daha güzel oluyor sanki :)" Narin Arslan Taş

Evdeki kadım dostum, dış dünyayı merak edip firar etse de vefadan ya da gözü yemediğinden evvelce geri dönen Paskal'ın da namı yürüsün bahaneyle. Kuyruğuyla okumamı sabote ettiği kitap da Foucault'un Hapishanenin Doğuşu kitabı. Zaten depresif bir dönemdeyken çok güzel denk geldi. Memleketteyken param denk düşmemişti de Akmar'da kedinin ciğere baktığı gibi Kliniğin Doğuşu kitabıyla beraber uzaktan sevmekle yetinmiş, internetten parça pinçik okuyabilmiştim. 2 sene evvel burada bir ikinci elde 50 cente filan almıştım sanırım. Şimdilerde bir Feselefe dersi için okuduğumuz kitaplardan biri. Hayatın bu mıknatısvari, paratoner yanını seviyorum. Her şey bir yana ama, işkence ve cezanın tarihçesine, işkencenin ve cezanın bedenden ruha kayması, görece daha az kanlı olsa da daha az zalim olmadığına dair yeniden okumalar yaparken insanda bir öğürme hissiyatı ağır basabiliyor onca kanıksamalarımıza rağmen. Marx'ın yabancılaşma argümanıyla da ilginç bir bağ var aslında Foucalt'un ceza argümanında. Mesela giyotinden bahsederken insanların neredeyse bedenlerine hiç dokunmadan canlarının alınmaya başlanması ifadesi enteresan. Tabii bu köprünün altından bu şerefsiz dünya sistemlerinde daha çok sular aktı ondan sonra. Aslında bu konuda daha uzun soluklu, kurduğum bir sentez var ama şimdlik takatim de vaktim de yok. Burada artislik olmasın diye genelde(?) bahsetmesem de bloğun İngilizce, arada notlarımı yayınladığım kısmına eklerim belki son yazdıklarımı. İmkanı olan varsa içimden bahsetmek geldi, profil kısmından giriş kapısını bulabilirler. Neyse işte, sokak kedisine dair güzelim iktibastan nerelere geldim. Sosyal Bilimler yasaklanmalı diyordu geçenlerde Psikolog bir dostum, çünkü basitliği yitiriyoruz! Geçmiş ola. Basitliği yitirmeyenler bizim durduğumuz yerin kimi kazanımlarını da bilmediklerinden yoksunluğunu da hissetmiyorlar. Bizse neyi yitirdiğimizin sancısını da göğsümüzde taşıyarak yürümenin ağırlığını da yaşıyoruz. Bu farkındalık belki de son dengeliyici serinliğimizdir köklerime, özümüze dair. Neyi yitirdiğini hatırlamak, hatırda tutmak; bunun doğruduğu sancıya tutunarak geldiğimiz noktada bir denge yakalamamıza umarım aracı olur. Öyle işte, hayat geçiyor, vapurlar filan...